Montella'nın Kerem inadı
Türkiye elendi ve şaşıran kimse olmadı. Bu sonuç, sahaya çıkan on bir kişide değil, o on biri haftalarca aynı kafayla kuran teknik direktörün inadında çoktan yazılıydı.
Türkiye elendi ve şaşıran kimse olmadı. Çünkü bu sonuç, sahaya çıkan on bir kişide değil, o on biri haftalarca aynı kafayla kuran teknik direktörün inadında çoktan yazılıydı. Montella tutarlılık sandığı şeyi sonuna kadar savundu; biz de o tutarlılığın bedelini turnuvadan erken dönerek ödedik.
Her maç aynı oyun planı sahneye kondu. Aynı kanat tıkandı, aynı çözümsüz hamleler tekrarlandı, hücum rakibin bile ezbere bildiği bir öngörülebilirliğe gömüldü. İlk maçta görmezden geldik, ikincide sabrettik. Ama anladık ki bu form düşüklüğü değil, değişmeye direnen bir kafa yapısıydı. Sorun sahadaki ayaklarda değil, o ayakları her seferinde aynı çıkmaza süren plandaydı.
Bir teknik direktörün asıl sınavı, işlemeyen bir fikirden zamanında vazgeçebilmektir. Montella ise tıkanan bir kurguyu turnuva boyunca sırtladı. Oyun çözülmediğinde planı değil, oyuncuyu suçlamak kolaydı; zor olan, kendi tercihini sorgulamaktı — ve o zor olanı hiç yapmadı.
Elindeki kadronun kalitesi tartışılmazdı. Avrupa'nın en büyük kulüplerinde forma giyen bir kuşak, doğru kurguyu hak ediyordu. Ama yetenek tek başına yetmez; onu sahaya yansıtacak esnek, rakibe göre değişebilen bir akıl gerekir. Montella'nın değişmeyen tercihleri, bu kadronun tavanını oyuncuların değil, teknik direktörün belirlemesine yol açtı.
Dünya Kupası affetmedi. "Denedim, olmadı" mazereti bu sahnede yer bulmaz. Türkiye, bu turnuvada sahip olduğu cevheri değil, o cevheri kullanamayan bir inadı konuştu. Elenmenin tek sorumlusu yoktur belki — ama o listenin en başında, fikrinden sonuna kadar dönmeyen bir isim duruyor.
Ve en acısı şu: bu fatura çok önceden görülebilirdi. Görmek istemeyen tek kişi, kadroyu yazan teknik direktördü.